Süleymanlıların Zikirleri Nelerdir ?

featured

Allah’ın selamı mağfireti ve bereketi üzerinize olsun kıymetli ziyaretçilerimiz. Süleymanlılarla ilgili en çok yapılan hataları ve soru işaretlerini gidermeye devam eden Süleymanlı Haber sitemiz ve diğer sosyal medya platformlarımızda yine çok tartışılan ve şaibe uyandıran bir konuyu ele alacağız.

İnternet sitesi aramalarında ve halk nezdinde yaptığımız araştırmalarda Süleymanlıların kendine özgü zikirleri var mıdır? sorusuna bu yazımızda cevap vermeye gayret edeceğiz.

Süleymanlı olup Süleyman efendiyi ve yurtları seven kardeşlerimiz , bir de ark niyet besleyenlerin bu konuda söylemlerini ve yazdıklarını tek tek araştırarak bu konuda yapılan suistimalleri ortadan kaldırma amaçlı bu yazımızı yazmaya karar verdik.

Öncelikle direkt cevap vererek yazıya başlayacağız. Bunun sebebi bazı ziyaretçilerimize yazıların çok uzun gelmesi ve sonucu okumadan sıkılıp yazıyı yarıda bırakmalarıdır. Diğer yazı ve makalelerimizde bunu defaatle söylemiştik.

Süleymanlılar’ın kendilerine ait özel bir zikri yoktur ! Süleymanlıların kendilerine ait eğitim metodları vardır. Eğitim metodları ile zikir, halk nezdinde kafa karışıklığına sebep verdiği gibi kendilerini Süleymanlı görüp de yurt hocalığı yapanlarda bu konuda malesef hatalı söylemlerde bulunmaktadırlar.

“ الذّكرZİKR” sözcüğünün sözlük anlamı “bir şey için  korumak; anmak, hatırlamak, hatırdan çıkarmamak, öğüt almak, unutmamak, ibret almak” demektir. (Lisan, Tac, el Müfredat; zkr mad.) Sözcük, gerek “zikr” mastarı ve gerekse diğer tüm türevleri olarak Kur’an’da hep bu sözlük anlamıyla kullanılmıştır.

Ayrıca Kur’an ve Tevrat’ın birer ismi de zikir olmuştur. Bakara suresinin 200.üncü ayeti kerimesinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْراًؕ فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ

Ayeti kerimenin meali ise şu şekildedir: Hacca mahsus ibadetlerinizi bitirdiğinizde de, atalarınızı (babalarınızı) andığınız gibi, hatta daha canlı bir şekilde Allah’ı anın. Ama insanlardan öyleleri vardır ki, “Ey rabbimiz! Bize bu dünyada ver” diye dua ederler. Böyle bir kimsenin âhiretten hiç nasibi yoktur.”buyurulmaktadır.

Yukarıdaki ayetin konu ile ne alakası var diyebilirsiniz veya ilginç gelmiş olabilir. İnsanlar arasında zikir dediklerinde akıllara gelen konu belli bir kelimeyi belli sayıda tekrar etme anlamı gelmektedir.

Yukarıdaki ayeti kendi hayatınızda da uygulayabilirsiniz. Yüce Rabbimiz babalarımızı (atalarımızı) andığımız gibi , kendisini daha kuvvetli bir şekilde anmamızı emretmektedir. Ne kadar güzel değil mi ? Şimdi sizlere bir kaç soru soralım.

Zikri halk nezdindeki gibi anlayanların bu ayeti kerimede babaları (ataları) nı , belli bir sayıda tekrar edip anmış olmaz mı ? Peki bu halk nezdindeki söylem makul mu ? Siz demi öyle yapıyorsunuz ?

Yoksa buradaki anmayı kelime manasındaki anlamını (“bir şey için  korumak; anmak, hatırlamak, hatırdan çıkarmamak, öğüt almak, unutmamak, ibret almak) yitirmeden gerçek manasında olan babalarınızı (atalarınızı) düşünmek hal ve hareketlerinde onları akla getirmek şeklinde mi yapıyorsunuz ?

Tabiki de sizlerde bizlerde  babalarımızı (atalarımızı) sayaç gibi anarak değil onları akılda tutarak yaptıkları iş ve eylemler ile bizlerde örnek olarak onları zikrediyoruz.

Evlatlarına ”Oğlum / kızım , beni unutma ! ” diye tembih eden babaların bu sözle evlatlarının kendilerini sayıklamalarını kastetmedikleri kesindir. O halde babalarımızı (atalarımızı) anmamız , onları düşünmemiz , onları aklımızdan çıkarmamamız üzerimizdeki haklarını düşünüp onlara olan maddi ve manevi sorumluluklarımızı hatırlamamız, sevgide ve saygıda kendilerine kusur etmememiz demektir.

“Zikrullah”ı belirli sayıdaki ifade kalıplarıyla yapmayı doğru bulan zihniyetin, Allah’ın Bakara/152′de verdiği “Beni anın ki, ben de sizi anayım” mesajı hakkında ayrıca kafa yormaları ve Allah’ı “Allah, Allah …” diye anan kimselerin, Allah’tan da kendilerini “kulum, kulum …” diye anmasını bekleyip beklemediklerini düşünmeleri gerekir.

Bu dini en iyi anlayan ve en iyi uygulayanların, peygamberimiz ile onun çağdaşı olan ve dini eğitimlerini ondan alan sahabe olduğu şüphesizdir. O güzide Müslümanlar bu ayetleri bugünkü tarikat, tekke ve tasavvuf anlayışıyla anlayıp uygulamamışlardır. Onların belirli sayılarla “Allah, Allah …” diye zikrettiklerini kimse duymamış, hiçbir kitap yazmamıştır. Onlar, kişinin aynasının “iş” olduğunun, lâfına bakılmayacağının bilincindeydiler. Bu nedenle de ömürlerini hep öğrenerek, öğreterek, Allah için mücadele [cihad] ederek geçirmişlerdir.

Zikrullah / Allah’ın anılması, halk arasında uygulandığı şekliyle elde tespih, dil ile “Allah, Allah …” demek değildir. Zikrullah / Allah’ın anılması, Allah’ın biz kulları üzerindeki haklarını ve bize sunduğu nimetleri düşünmek , O’na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi ikide bir kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek ve daima bu bilinç içerisinde olmaktır.

En kısa manada zikir kelimesi ile ilgili de biraz bilgi verdikten sonra da bu konu ile ilgili suistimal ve hatarı yazalım. Bu hatalar tek taraflı olmadığı gibi gerek Süleymanlılar arasındaki yetiştirme biçimi , gerekse ön yargı ile bakanların tutumları da etki etmektedir.

Süleymanlıların yaptığı hatim bir eğitim metodu olmaktadır, ve  farz bir ibadet biçimi değildir. Bu konuda Süleyman Hilmi Tunahan (K.S) ” ne bana rabıta yapın , nede hatim yapın diye bir emri ”söz konusu değildir. Zikir konusunda gizli ve açık zikir olmak üzere nakşi ve geylani zikri diye nitelendirilen süreç bizim dinimizde söz konusu olmamakla birlikte birer tasavvufi eğitim metodudur.

Zikir kişinin kendi sorumluluğudur. Yukarıdaki zikir konusunda verdiğimiz bilgilere metod uyduğu sürece bir sorun olmamakla birlikte dinimiz islam da olmayan rivayetlerin Hz. Ebubekir (r.a) ve Peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V) efendimize dayatma çalışması tüm tarikatlarda mevcut olup hurafi anlayışlar kesinlikle cok büyük sorundur. Yalan ve hurafi inanışlardan sıyırılarak zikir ile metodun karıştırılmaması son derece önemlidir. Rabıta konusunda sitemizde Süleymanlılarda Rabıta  isimli makalemizi okuyarak bilgi sahibi olabilirsiniz.

Şimdi ibadet niteliği taşıyan yine uydurma olan ve bazıları da kitaplara geçmiş güya Süleyman Hilmi Tunahan (K.S) üstazımızın söylediğini rivayet edenlerin asılsız uydurmalarından bahsedelim ve Süleyman Hilmi Tunahan (K.S)’ın neden kitap yazmadığını daha iyi anlamış oluyoruz.

Burada paylaştıklarımız kesinlikle bizim kafamızdan yazdıklarımız veya uydurduklarımız değildir. Bizzat tekamül mezunu hocaların ve yurtlarda öğrettikleri alıntılardır. Rivayetlerin belli bir kaynağı olmadığı için sıralaması karışık olabilir. Sırası ile bunlardan bulabildiklerimizi yazalım.

suleyman efendi adina uydurmalarRivayeteri tek tek ele alıyoruz, bazı bilgileri nafile ibadetler ilgili yazımızda aktaracağız burada zikirle ilgili olan konuları ele alacağımızı bildirmek isteriz.

Rivayet 2 : Süleyman Hilmi Tunahan (K.S)  üstazımız güya ” Ailesinin , kendisinin ve etrafındakilerin Güzel Ahlaklı olmasını isteyen , sabahları 11 defa ELHEKÜMÜTTEKASÜR SURE-İ CELİLESİNİ okusun ” buyurmuş sözde

Şimdi Tekasür diye nitelendirilen süremiz hakkında biraz bilgi verelim. Mekke döneminde inmiştir. 8 âyettir. Tekâsür, mal, mülk ve çoluk çocuğun çokluğuyla övünmek demektir.

Mushaftaki sıralamada yüz ikinci, iniş sırasına göre on altıncı sûredir. Kevser sûresinden sonra, Mâ‘ûn sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de vardır (bk. Buhârî, “Rikāk” 10; Şevkânî, V, 575). Sûrede insanların, hayatın aldatıcı yönleriyle meşgul olmala­rından, dünya malını biriktirmeye olan düşkünlüklerinden ve âhiret hallerinden söz edilmektedir.

اَلْهٰيكُمُ التَّكَاثُرُۙ

حَتّٰى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَؕ

كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَۙ

ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَؕ

كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقٖينِؕ

لَتَرَوُنَّ الْجَحٖيمَۙ

ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقٖينِۙ

ثُمَّ لَتُسْـَٔلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعٖيمِ

Çoklukla övünme yarışı sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.  Hayır! Yakında anlayacaksınız! Hayır hayır! Elbette yakında anlayacaksınız. Hayır! Keşke kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız!  Yemin olsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz! Sonra kuşkusuz onu gözünüzle ayan beyan göreceksiniz. Nihayet o gün nimetlerden elbette sorguya çekileceksiniz.

Evet arkadaşlar surenin orjinalini  ve mealini verdik dileyenler tefsirini de okuyabilirler. Kuran – ı Kerimdeki her sure birer öğüt vericidir, hayatımıza geçirirsek ahlak sahibi de oluruz. Ama bunu sabahları 11 defa okuyarak değil.

Anlamından koparılarak ve hayatımızda uygulamadığımız sureler, ayetler sadece ses ve makam ile bizlere duygu yükler ve o anlık meditasyon gibi gelir oysaki anlayıp ve hayatımıza tatbik ettiğimiz şeyler bizlere tesir eder.

Kısacası ahlakınızın güzel olması için sizler belli sayılarla anlamadan ve hayatınıza uygulamadan yaptığınız her şey ahlakınızı anlık bile olsa düzeltmez. Ne kadar kolay değil mi 11 kere okuyorsunuz Ahlakınız Güzel oluyor ! 

Süleyman Efendi adına uydurulan 3. Rivayet : Teheccüd namazının son secdesinde 41 defa  La İlahe İlla Ente Sübhaneke İnni Küntü Minezzalimin diye okursa dünyevi zülmetler ortadan kalmasına vesile olur denmiş.

Şimdi şu sorular hep aklımızda olsun  ! Bu dinin sahibi kimdir ? Allah (c.c). Peki bu dinin en güzel uygulayan ve örnek olanı kimdir?  Sevgililer sevgilisi Resulullah Hz.Muhammed (s.a.v) dir. Bunun aksini idda eden varsa veya ama diye bir cümle ile başlıyorsa bundan sonra yazılacakları hiç okumasın ve bizimle irtibatını koparsın. Eğer bu sorular evet sizin dediğiniz gibi diyenler varsa yazımızı okuya devam etsin.

Teheccüd namazını bize gelen rivayetlerde öğretildiği şeklinde hiçbir rivayette Resulullah (s.a.v)in 41 defa okursanız dünya zulmetleri ortadan kalkar dediğine şahit olmadım, varsa belge ciddi atabilirsiniz bizde bu yazıyı düzeltelim ve özür dileyelim. Evet peygamberimizin eksik bıraktığını aklı sıra Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) tamamlatacaklar tabiki de yalan.

Şimdi ilgili ayeti kerime kuranda nasıl geçer biraz bilgi verelim. İlgili sure bağlamından koparmadan Enbiyâ Suresi – 87-88.inci ayeti kerimelerde geçer ve ve öncesi de okunabilir.

وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِباً فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَࣗ اِنّٖي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَۚ 

فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّؕ وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِنٖينَ

Zünnûn’u da (Yûnus) zikret! Hani öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Sonunda karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!” diyerek yalvardı.(87) Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık. İşte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız.(88)

Evet arkadaşlar meal ve kısa tefsirini de yazalım ki sonradan hocam burası var ama denmesin ve objektif olalım.

Zünnûn, Yûnus peygamberin lakabıdır. Balık tarafından yutulduğu için kendisine Zünnûn lakabı verildiği söylenir. Putlara tapan Ninevâ (Ninova) halkını tevhid dinine davet etmekle görevlendirilmiş olan Hz. Yûnus, halkı uzun süre dine davet etmesine rağmen kendisine çok az kimse iman etmişti.

Bu durum karşısında ümidini yitiren Yûnus, kavmine kızmış, onların başına gelecek bir musibetten kendisini kurtarmak için gemiye binip şehirden uzaklaşmıştır. Bindiği gemi, yükünün fazla olması sebebiyle batmaya yüz tutunca geminin yükünü hafifletmek üzere çekilen kura neticesinde denize atılmış ve bir balık tarafından yutulmuştur.

İşte Yûnus’un karanlıklar içinde yaptığı duadan maksat bu balığın karnında iken yaptığı duadır. Yüce Allah Yûnus’un duasını kabul ederek onu bu sıkıntıdan kurtarmış, balık onu hasta bir halde açık bir yere bırakmıştır; Yûnus iyileştikten sonra tekrar kavmine dönmüştür. Kendilerinden ümit keserek terk ettiği kavmi ise, sonunda gerçeği görerek putperestliği bırakmışlar, tövbe edip Allah’ın birliği inancına döndükleri için azaptan kurtulmuşlardır.

Başka bir rivayete göre Hz. Yûnus kavmine, inanmadıkları takdirde bir azaba uğrayacaklarını bildirmiş, ancak onlar tövbe edip imana geldikleri için bu azap tahakkuk etmemiştir. Onların imana geldiklerinden habersiz olan Yûnus, belirttiği azabın vaktinde gerçekleşmediğini görünce kendisinin alay konusu olacağını düşünerek kızgın bir halde kavminden ayrılıp gitmiştir (Yûnus ve kavmi hakkında daha fazla bilgi için bk. Yûnus 10/98; Sâffât 37/139-148; Kitâb-ı Mukaddes, Yûnus, 1/1; 4/11). Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 697

Meal ve tefsirinde kesinlikle bir kurtuluş ve tevbe vardır ve bunu asla inkar etmeyiz. Bu ayeti Teheccüd namazında 41 kerede değil hayatınızda tatbik ederek ve sıkıntıların sebepleri için mücadele Rabbimizin izni ile inşallah kurtuluruz. Bize örnek olmayan bir biçimde kafamıza göre namazlarda zikirleri sayısı ile belirtmek son derece hatalı ve bidattır.

Rivayet 4 : Süleyman Efendi güya  ”cuma günü 100 defa elem neşrahleke okuyanın feyiz ve zeka yolları açılırmış” demiş. Evet nerden baksanız tutarsızlık acaba burda sureyin tamamı yoksa sadece söylenen yerimi okuyacağız ? neyse biz sure hakkında yine bilgi verip tamamını ele alalım kim bilir belki bilmeyen olurda bu yazımızı okur ve bir bilgiyi bizim vesilemizle öğrenmiş olur.

Mekke döneminde inmiştir. 8 âyettir. İnşirah, açılmak, genişlemek demektir. Mushaftaki sıralamada doksan dördüncü, iniş sırasına göre on ikinci sûredir. Duhâ sûresinden sonra, Asr sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Sûrede Yüce Allah’ın Hz. Peygamber’e mânevî lütufları özetlenmekte, her güçlükle birlikte mutlaka bir kolaylığın olduğu bildirilerek Mekke’de putperestlerin baskısı yüzünden sıkıntı çeken Resûlullah ile müslümanlara teselli ve ümit verilmekte; onlardan Allah’a ibadet ve itaatlerini sürdürmeleri istenmektedir.

لَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَۙ

وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَۙ

اَلَّـذٖٓي اَنْقَضَ ظَهْرَكَۙ

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَؕ 

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۙ 

اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًؕ 

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ 

وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ

Senin kalbini açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Ve senin şanını yüceltmedik mi? Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık var. O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul. Ve yalnız rabbine yönel.

Şimdi arkadaşlar burada 1.inci ayeti kerimenin feyiz yollarını açtığı azami seviyeye çıkardığı ve benzeri bilgileri tıpkı 3.rivayetteki anlam gibi inkar edilemez ve en önemli alimlerimiz de tefsir ve ilgili ayetlerle konuyu izah etmişler.

Pekala insanın aklına şu sorular gelir neden 100 kere okumak gerekli veya neden cuma tabi ki de cuma ile günü ile ilgili hadisler olsa da yine bu şekilde 100 kere oku tarzında rivayet olmadığı gibi anlamından kopartılmış metodlarla aslında Süleyman Hilmi Tunahan böyle dedi bu bir sırdır vs diyerek insanları surelerin esas bağlamlarından kopartılmasının amaçlandığı aşikardır. Tefsirini mutlaka okuyun. Dikkat ederseniz meali de tefsiri de vermeye çalışıyoruz ki hemen uydurma yalan diyip kestirip atmadığımızı doğru olana doğru yalan olana yalan dediğimizi de net görmüş olasınız.

Senin kalbini açıp genişletmedik mi?” diye çevirdiğimiz 1. âyetteki “şerh-i sadr” kavramını Râgıb el-İsfahânî, “kalbin ilâhî bir nur ile Allah tarafından bir huzur ve sükûnet, bir rahatlık ile genişletilmesi” şeklinde açıklamıştır (el-Müfredât, “şrh” md.). Hz. Peygamber’in kalbinin açılıp genişletilmesi ifadesini, Zümer sûresinin 22. âyeti de dikkate alındığında, onun beşerî idrak kapasitesinin vahiy ile arttırıldığına ve âzami seviyeye çıkarıldığına işaret olarak anlamak uygun olur.

Müfessirler bunu, ona indirilen vahyi anlaması, koruması ve peygamberlik görevini yerine getirebilmesi için kendisine verilmiş olan zihin açıklığı, mâneviyat yüksekliği gibi mânalarla da açıklamışlardır. Bazı müfessirler ise Duhâ sûresinin devamı mahiyetinde olan bu âyetlerde, bir süre ara verilmiş olan vahyin yeniden başlamasıyla Hz. Peygamber’in mâneviyatının güçlendirildiğine değinildiği kanaatindedir.

2 ve 3. âyetlerde, Resûlullah’ın belini büktüğü bildirilen “yükün kaldırılması”ndan maksadın ne olduğu konusunda değişik açıklamalar yapılmıştır (bk. Râzî, XXXII, 4-5). Bize göre Allah’ın bir lütuf olarak onun omuzlarından kaldırdığı yük iki şekilde açıklanabilir: a) Arasında yaşadığı topluluğun inanç ve ahlâk yönünden içine düştüğü durumdan dolayı duyduğu ıstırabın, Allah’ın kendisini vahye mazhar kılıp kalbine ümit ve ferahlık vermesi suretiyle dindirilmesi veya hafifletilmesi; b) Tevhid inancını ve insan ilişkilerinde adalet, dürüstlük, merhamet, iyilikte yardımlaşma gibi erdemleri hâkim kılma mücadelesinde birçok ilâhî destek ve inayete mazhar kılınması.

Hz. Peygamber’in “şanının yüceltilmesi”ne müfessirler, Resûlullah’ın adının mukaddes kitaplarda zikredilmesini ve geleceğinin müjdelenmesini, kelime-i şehâdette onun isminin Allah’ın ismiyle birlikte yer almasını, gökyüzünde melekler, yeryüzünde müminler tarafından hürmetle anılmasını, Kur’an’da Allah’a itaatle birlikte ona da itaat edilmesinin emredilmesini örnek gösterirler (bk. Şevkânî, V, 542). Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olması da (bk. Enbiyâ 21/107) onun şanının yüceltildiğini ifade eder. Ayrıca erken döneme ait olan bu âyeti, ileride Resûlullah’ın isminin ve tebliğ ettiği dinin bütün dünyada tanınıp yayılacağını bildiren bir müjde olarak anlamak da mümkündür. Yine, Kur’an’da onun müstesna niteliklerini, Allah katındaki konumu ve değerini açıklayan âyetler de bu bağlamda “şanını yüceltme” olarak değerlendirilebilir.

Hz. Peygamber ve arkadaşları Mekke döneminde müşriklerin giderek türlü işkencelere kadar varan baskılarından acı çekiyorlardı. Bu durum hem peygamberi hem de müminleri üzüyordu. Yüce Allah resulünü ve müminleri teselli edip gönüllerini rahatlatmak için bu âyetleri indirerek sıkıntılardan sonra ferahlığın ve başarının geleceğini müjdelemiştir. Rivayete göre bu sûre inince Hz. Peygamber, 5 ve 6. âyetlerde güçlüğün yanında kolaylığın da bulunacağının iki defa zikredilmesini göz önüne alarak kendisine inananlara, “Müjdeler olsun! Size kolaylık geldi; artık bir güçlük iki kolaylığa asla galip gelemez!” buyurmuştu (Muvatta’, “Cihâd”, 6; Taberî, XXX, 151).

Oldukça muhtasar ve değişik şekillerde açıklanmaya elverişli olan “O halde önemli bir işi bitirince diğerine koyul” meâlindeki 7. âyetle ilgili olarak çok farklı yorumlar yapılmıştır (meselâ bk. Taberî, XXX, 152; Râzî, XXXII, 7). Bize göre İbn Âşûr’un, âyeti herhangi bir özel iş ve ibadetle sınırlamadan, “Önemli işlerden birini tamamlayınca ardından başka bir işe yönel ki böylece bütün vakitlerini önemli işlerle değer­lendirmiş olasın” şeklindeki açıklaması isabetli görünmektedir (XXX, 416-417).

Bu yoruma göre âyette Resûlullah’a ve onun şahsında müslümanlara bütün vakitlerini hayırlı ve yararlı faaliyetlerle değerlen­dirmeleri, ibadet, dua, tebliğ ve irşad gibi dinî faaliyetlerin de; çalışma, üretme, öğrenme-öğretme, yardımlaşma ve dayanışma gibi dünyevî faaliyetlerin de hakkını vermeleri istenilmiştir. Son âyette ise kişinin, gerek çalışmasında gerekse ibadetinde yalnız Allah’a yönelmesi, her işini öncelikle O’nun rızasını gözeterek yapması, ne diliyorsa O’ndan dilemesi, ne istiyorsa O’ndan istemesi emredilmiştir. (Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:642-643-644)

Rivayet 5 : Bu rivayetteki söz Süleyman Hilmi Tunahan (K.S) ye ait olabilir ama söz eksik diye düşünmekteyiz.Süleyman efendi ”Hiçbir şey bilmeseniz de size şu dua yeter, yeter de artar. Ya Rabbi Kelime-i Tevhidin Nurundan , Kelime-i Şahadetin Ruhundan bizi ayırma.” bu sözde mutlak eksik bir yerler olduğu düşüncesi bizde hasıl olduğu düşüncesindeyiz ki sebeplerinden biraz bahsedelim.

Nur kavramı çok ayrı bir şey ama insanlar o nurdan feyiz almak isterlerse aydınlanacak ve hayatına tatbik edecek, aydınlık nuru için nasıl bir kaynak yani ışık gerekiyorsa , ve nasıl hayatımıza ışığı tatbik edip istifade edecek isek : kaynak olarak sahih bilgi ve sahih bilginin de hayatımızda pratiğe dökülmesi gerekir ki aksi takdirde kuru bir söylemden ibadet kalmasın.

Şöyle ki bugün insanlara Kelime-i Tevhidi ve Kelime-i Şahadeti sorsanız söylerler bunların nuru nedir ? bunlardan bizleri ayırma deseler bile bunların nurundan bilgi ile istifade edileceğini ve pratik hayatımıza yansıması gerektiğini düşünmekteyiz. Burada ki dua çok kapsamlı ve bilgiyi gerektirip o bilginin de kesinlikle pratik hayata yansımadan olmayacağını düşünmekteyiz.(Üstadımız bu yöndeki duasının da bu şekilde aktarıldığını hüsnü zan etmekteyiz.)

Süleyman Hilmi Tunahan (K.S) yalan isnat edilen 6.Rivayeti ele alalım : Bu rivayette güya yine Süleyman Hilmi Tunahan (K.S) üstadımız ” Her zikirden önce 33 defa ya hayyum ya kayyum denilirse yine feyiz yolları açılacağını belirtiyor. Tabiki de zikir kavramını sayaç gibi otomatiğe bağlayanlar ile bizim zikir anlayışımız farklı olduğu için bu rivayeti kesinlikle kabul edemeyiz.

Zikir konusu çok detaylıdır. Yine Esmaül Hüsna’dan olan bu kelimeler başlı başına birer zikirdir. İster sayısal olarak söyleyin ki biz bunu kabul etmiyoruz. İsterseniz yukarıda kısa sözlük anlamını verdiğimiz yani bizim zikir anlayışıma göre ele alalım bu iki kelimeyi anlayıp anlamını hayatımıza geçirip tekrar edilmesi tamamen bir zikirdir.

Bu durumda şöyle sakat bir durum çıkıyor ortaya her zikir öncesi 33 defa tekrarlanan bu kelimeler başlı başına birer zikir değil mi ?

İster bizim isterse farklı düşünenlere göre soralım. Feyiz yollarının açılması için aklı ve kalbi çalıştıralım ve 33 defa tekrar etmek yerine belki de ömründe bir kere bu esmaların anlamına bakmayan veya unutanlar için biz bilgi verelim. Belki bu yalanları savunan kardeşlerimizin feyiz yolları açılırlar ki açılmasına imkan yok çünkü okudukça eleştiriselde olsa kabul etmeseler de bilgi öğreniyorlar olsa gerek.

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّراً وَنَذٖيراً

قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّهٖ سَبٖيلاً

وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذٖي لَا يَمُوتُ وَسَبِّـحْ بِحَمْدِهٖؕ وَكَفٰى بِهٖ بِذُنُوبِ عِبَادِهٖ خَبٖيراًۚۛ 

Furkan Suresinin kırmızı ile ilgili ayeti kerimesini buraya eklemek istedik 58.ayeti eklerken bağlamından kopmaması amacıyla önceki ayeti kerimeleri de ekliyoruz.

 (Biz seni sadece bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.56)  (De ki: “Bu görevimden dolayı, dileyenin rabbine giden bir yol izlemesi dışında, sizden bir karşılık istemiyorum.”57) (Asla ölmeyecek olan O diri varlığa (Allah’a) dayanıp güven ve O’na hamd ederek yüceliğini dile getir. Kullarının günahlarından haberdar olma konusunda O kendi kendine yeterlidir.58)

Yüce Allah, türlü varlıkları kendilerine put edinme dalâletine düşmekten kurtulup davet edildikleri İslâm’ın kurtarıcı ilkelerini benimseyen, inanç ve yaşayışını bu ilkeler çerçevesinde düzenleyen müminler için resulü Muhammed’i bir müjdeci; bâtıl inançlara ve kirli bir hayata kendilerini kaptırıp gidenler için de uyarıcı olarak göndermiştir; Peygamber’in biricik görevi budur, bundan başka bir gayesi yoktur. O, davetine karşılık kişisel bir amaç, bir çıkar beklemez ve beklememiştir; tek beklediği şey, 57. âyetin ifadesine göre insanların özgür kararlarıyla Allah yolunu seçip bu yolda yürümeleridir.

Nitekim Mekkeli putperestlerin ileri gelenleri çeşitli vesilelerle, bu davasından vazgeçmesi karşılığında kendisine dilediği kadar servet vermek, başlarına lider yapmak, en güzel kadınlarla evlendirmek gibi cazip tekliflerde bulunmuşlar; fakat o, bu teklifleri kesinlikle reddetmiş; 52. âyette geçen “İnkârcılara boyun eğme, onlara karşı bütün gücünle mücadeleni sürdür” buyruğu uyarınca tebliğ ve irşad görevini kararlılıkla sürdürmüş; 58. âyetteki buyruk uyarınca daima Allah’a dayanıp güvenmiş, O’ndan aldığı güçle tek başına giriştiği bu mücadeleyi, başladığı gündeki kararlılık ve cesaretiyle ömrünün sonuna kadar sürdürmüş; en sonunda Allah ona, vaad ettiği (Fetih 110/1-2) zaferleri, fetihleri nasip etmiş; insanların kitleler halinde Allah’ın dinine girdiği günleri kendisine göstermiştir.

“Kullarının günahlarından haberdar olma konusunda O kendi kendine yeterlidir” cümlesi, Allah’ın, hiçbir bilgi vasıtasına ihtiyaç duymadan, diğer bütün varlık ve olaylar gibi insanların yapıp ettiklerinden de haberdar olduğunu, dolayısıyla insanların günahlarının da O’nun bilgisi dışında gerçekleşemeyeceğini ifade etmekte, böylece bu ifade insanlar için bir uyarı anlamı taşımaktadır. (Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 133)

Ragıb el-İsfanani “Hayy” ismini “hakkında ölüm geçerli olmayan varlık” olarak tanımlarken bu sonsuz diriliğe işaret eder.Hayy ismi “her şeyin varlığı kendisine bağlı olup bütün varlıkları ayakta tutan” anlamındaki Kayyûm ismi ile bir arada olunca hayatın başlatılmasını da sürdürülmesini de elinde tutan, yüceler yücesi bir gücü anlatır. Kayyûm, kâim’in mübalâğasıdır. “Her şey üzerinde kâim” demektir. Kayyûm olan Allah kendi varlığının kıvam ve kıyamı için kimseye muhtaç olmadığı gibi her şeyin kıvamı ve kıyamı O’na bağlıdır.

“Bütün varlıkları yaratan, denetleyen ve görüp gözeten…” anlamına geldiği için bu ismin tecellisi, bütün yaratılmışların ihtiyaçlarını nitelik ve nicelikleriyle bilmeye bağlıdır. Yüce Allah bütün varlığı yaratmakla kalmamış, daha yaratmazdan evvel onların her birinin var olması için gereken şartları hazırlamış ve varlıkları devam ettiği müddetçe ortaya çıkacak bütün ihtiyaçlarını karşılayacak yolları da var etmiştir. Gökleri, yeri ve içindekileri ayakta tutan O’dur. Onun için her şey Hak ile kâimdir. Öyle ki O, Kayyûm olmaya bir anlığına ara verse kâinat, temeldeki parçası çekilmiş kibrit çöpleri gibi darmadağın olur.

Bu iki isim Rabbimizin bütün kemal sıfatlarını kapsar. O’nun eksiksiz güç ve kudretini ve kendi dışındaki her şeyden müstağni oluşunu vurgular. Bu yüzden sufiler bu iki isimle Allah’tan yardım dileyenin sanki O’na bütün isim ve sıfatlarıyla dua etmiş gibi olacağını söylemişlerdir. Bunu Efendimizin dualarında da görmek mümkündür. Kur’an’da el-Hayyu’l-Kayyûm

Öncelikle Kur’an ayetlerinin zirvesi sayılan ve Rabbimizin biz kullarına kendisini özet olarak tanıttığı Ayete’l-kürsi’nin bu iki isimle başladığını hatırlayalım: “O’dur Allah. O’ndan başka ilah yoktur. Hayat kaynağı O’dur; koruyup gözeten de O’dur…” (Bakara, 2/255.)

Kur’an’da “yaşatmak, diriltmek” anlamındaki ihya mastarından türeyen fiil ve isimler elliye yakın ayette Allah’a nispet edilir. Bunların tamamında ana fikir yaşatanın da öldürenin de mutlak şekilde Allah olduğu, her şeye O’nun vâris bulunduğu ve herkesin önünde sonunda O’na varacağı bilgisidir. (mesela bk. Yunus, 10/56; Hicr, 15/23; Kāf, 50/43.)

Kayıtsız, şartsız, sınırsız hayat sahibi demek olan Hayy ismi üç ayette Kayyûm ile birlikte gelir. (Bakara, 2/255; Âl-i İmrân, 3/2; Tâhâ, 20/111.)

Bu üç ayet de tema olarak tevhidi işler. Bu da gösterir ki sonsuz dirilik ilahlığın olmazsa olmaz bir gereğidir. Bu ayetlerden sonuncusunda kıyametin tasviri sırasında Kayyûm ismi hay ismiyle birlikte lafza-i celal yerine kullanılmıştır. (Tâhâ, 20/111.)

Müfessirlerin çoğunluğuna göre Âl-i İmran suresinde (3/18) Allah’ın birliğini vurgulayan ayetteki kaim kelimesi, “her fiil ve buyruğunda adaleti ayakta tutup hikmeti gerçekleştiren” manasıyla Allah’ı nitelemektedir. Ra‘d suresindeki ayette (13/33) yer alan ve “her canlının fiil ve davranışını sanki tepesinde duruyormuş gibi tespit edip canlının varlığını sürdüren” anlamına gelen kaim de tevhit ilkesini pekiştirmektedir. “Rabbin huzuruna çıkmak, huzurunda durmak” manasındaki makam kelimesi ise buna hazırlanmanın bilincini taşıyanlara dünya ve ahiret mutluluğunun sağlanacağını ifade eden kompozisyonlar içinde geçmektedir. (İbrahim, 14/14; Tâhâ, 20/111; Rahmân, 55/46.)

Bunların dışında aynı kökten gelip sayısız ayette geçen kıyam, ikame, istikamet, kıvam, kavvâm, kavim, mukim, müstekîm, kıyamet kavramları ayakta durmak ve ayakta tutmak, yerleştirmek ve işleri dosdoğru yürütmek, düzgün ve dosdoğru olmak, dengeli ve ölçülü olmak, himaye edip gözetmek, topluluk olmak, daimi ve sürekli olmak, ölümden sonraki hesap için tekrar dirilip ayağa kalkmak anlamlarına gelir. (ms. Fatiha, 1/6; Âl-i İmran, 3/18; Nisa, 4/34, 102, 127; Maide, 5/37; Tevbe, 9/7, 108; Yunus, 10/105; Hud, 11/112; İsra, 17/35; Furkan, 25/67; Kıyame, 75/1-6.)

el-Hayyu’l-Kayyûm bir insanda tecelli ederse İnsan başkalarının varlığını sürdürmesine ne kadar destek oluyor ve kendisi başkalarından ne kadar az şey bekliyorsa bu iki isim onda o kadar tecelli etmiş demektir. Sufilerin deyişiyle kulun bu isimlerden hazzı, Allah’tan başkasından müstağni olduğu kadardır. Güncel ifadelerle kendi kendine yetmek diyebileceğimiz bu kanaat hâli kendi imkân ve gücünün sınırları ile barışık olmayı, yani rıza mertebesini de içerir. İnsanın kendi sınırları ile barışık olması hedeflerini güçlerinin çok üstüne çıkararak kendisini yok edecek bir yola sokmaktan da korur.

Kuşeyri’ye göre Allah’ın bütün nesne ve olayları yönettiğini hakikatiyle kavrayan kimse kendini dünya işleri karşısında kaygı ve üzüntüye düşecek şekilde tek başına hissetmez. Kalbi Rabbine güven ve rıza ile dopdoludur. Bilir ki O’nun dışında hangi dalı tutarsa er geç elinde kalır. Bu nedenle O’ndan başkasının önünde iki büklüm olmaz. Bu hal, düşünce ve duyguların tam tevhide, yani tertemiz bir düzeye ulaşmış hâlidir. (Mü’min, 40/64-65.)

Sufiler, “Hayy olan bir tek Allah olduğuna göre, asıl hayat O’na kavuştuğumuz zamandır.” derler. Mademki öyledir, buradaki hayata çok sevinmek anlamsız olduğu gibi bizi O’na kavuşturacak olan ölüme aşırı üzülmek de yersizdir. Elbette bu gönül saflığına ulaşmış olanların başlarına da üzücü hadiseler gelir ve onlar da mahzun olurlar. Ama Sadrettin Konevi’nin deyişiyle bu durum onların kalplerinin saflığına zarar vermez. Çünkü cismani elemler ruhani nimetlerin karşısında silinip gider. Ona göre Allah dostlarına gelen bela ve üzüntüler sadece ehli olanın anlayabileceği bir nimet ve afiyettir.

Bu isimlerin tecelli ettiği kişi maddi ve manevi anlamda canlı ve dinamik bir hayata sahiptir. Kendisine verilmiş bulunan sağlık, vakit, makam gibi imkânları dünyevi ve uhrevi gelişimine en uygun olacak şekilde yönetmeyi becerir.

Aynı zamanda muhatap olduğu herkesin maddi-manevi hayatını sürdürmesine yardım eder. İnsanların bedenlerine ve kalplerine zarar verecek kötü hallerden kurtulmaları için ellerinden tutar. Etrafına yaşama sevinci, şükür duygusu, hayatı sürdürme bilinci aşılar. Yeryüzünde hayatın sürmesine yardım edecek şekilde çevre bilincine sahip olduğu gibi, insan oluşumuzun ayırt edici unsuru olan kalplerimizi diri tutacak olan zikir ve kulluk bilincini de ayakta tutmaya ve yaymaya çalışır.

6.Rivayetle ilgili bilgileri biraz uzun tuttuğumuz için özür dileriz. Umarım bunları okuyan kardeşlerimize büyük bir feyiz olmuştur yoksa 33 defa okuyarak olacak iş değil bu sizlere naçizhane tavsiyemiz 33 kere okumak yerine bu yazımızı okuyup hayatınıza tatbik etmeniz ve bu zikri sürekli yapmanız.

Süleyman Hilmi Tunahan (K.S) adına uydurulan 7. Rivayet : Cuma günü sala ile ezan arasında tespih namazı kılıp , daha sonra secde de رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرٖينَ ayeti kerimesini okursak taş olsa çatlar bütün günahlar af olur. Evet kıymetli okuyucularımız tıpkı 3.Rivayetteki gibi Hz.Muhammed (s.a.v) böyle bir rivayet biz göremedik bu kardeşlerimiz görüp Süleyman Hilmi Tunahan dediğini iddia ettiklerine göre bir senet bir ravi zinciri versinler hep beraber bakalım.

Bize gelen tespih namazında böyle bir uygulama söz konusu değildir. Yine dikkat edilirse ayeti kerime ile ilgili hiç olumsuz bir mana yapamayız ve adem a.s ve havva annemize nispet edilen bu olayda A’râf Suresi – 22-23 ayetlerin de ele alınmıştır.

قَالَا رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرٖينَ (23)

Dediler ki: “Ey rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” (23)

Öncesindeki ayette ise meal olarak hepimizin az ve çok da olsa bilinen ”Böylece ikisini de ayartmış oldu. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara, “Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylemedim mi?” diye seslendi.” olayı anlatılmakta. Dikkat edilirse ayeti kerimede günahlardan nasıl tevbe edileceğine güzel bir örnektir.Ve bu konuda kesinlikle bir itirazımız yoktur. Kısa bir tefsiri de sizlere vermek isteriz.

Âdem ve Havvâ yasak meyveyi yemeden önce, bir bakıma çocuk gibi saf ve günahtan habersizlerdi; birbirinin cinsel özelliklerine ilgi duymuyorlardı. Fakat şeytanın kışkırtmasına kapılarak yasağı çiğneyince birbirinin mahrem yerlerini gördüler ve hemen yapraklarla kapatmaya gayret ettiler.

Şeytanın Âdem ve Havvâ’yı vesveseyle kandırması onun insanlığa ilk kötülüğü, onların yasak meyveyi yemeleri de insanlığın ilk günahı oldu. Âdem ve eşinin, mahrem yerleri açılınca herhangi bir telkin altında kalmadan hemen örtmeye girişmeleri insanda hayâ duygusunun fıtrattan geldiğini, çıplaklığın ve vücudun belli yerlerini teşhir etmenin insandaki doğal ahlâk duygusuna aykırı olduğunu kanıtlar.

12. âyette işaret edildiği gibi İblîs bir günah işlemiş; tövbe edeceği yerde kibre kapılıp günahında ısrar etmiş ve sonuçta alçaltılmıştır. Âdem ve eşi de bir günah işlemişler; fakat tövbe edip pişman olmuşlar ve sonuçta affa mazhar kılınıp yüceltilmişlerdir.

Ayrıca bu olaydan sonra İblîs ile melekler, yeryüzünün halifesi olarak nitelenen insanın bir faziletine de şahit olma fırsatı bulmuşlardır. İblîs gibi kötülükte ısrar etmek kulun değerini düşürür, Âdem ve Havvâ gibi kötülükten dönüp pişman olmak, tövbe etmek ise kulun değerini yükseltir. Hz. Peygamber bu ilâhî yasaya işaret ederken “Kim Allah için alçak gönüllü olursa Allah onu yüceltir; kim büyüklük taslarsa onu da alçaltır” (Müsned, III, 76; İbn Mâce, “Zühd”, 16) buyurmuşlardır (Râzî, XIV, 25).

Kuran ve Sünneti seniyeye uygun olmayan yukarıdaki Rivayetler Süleyman Hilmi Tunahan (K.S) adına uydurulmuştur ve bugün Süleymanlı yurtlarında ne yazık ki hocalar tarafından öğütlenmektedir. Oysaki sizin de bildiğiniz gibi Şeytan doğru yolun üzerine oturur ve doğru yoldan insanları saptırır velakin Allah’ın has kulları mümin kulları Kuran ve Sünnete uyan kulları üzerinde bir etkisi olamaz.

Bizlerde bu rivayetlerin kesinlikle Süleyman Hilmi Tunahan (K.S) ye ait olmadığını buradan belirtelim ve sizlere bu öğretileri telkin eden insanlara hocam bunun delili nedir ? kaynak nerede geçiyor ? Süleyman Hilmi Tunahan (K.S) üstadımız ne zaman demiş diye bir belge istemeyi unutmayın.

Son olarak peygamberimizin emretmediği şeyleri Süleyman Efendinin de yapmayacağını ve bu konularda BİDAT nedir ? Bidat çeşitleri nelerdir? gibi konuları da en güzel şekilde Tevhid (Kuran Sünnet) ekseninde öğrenmenizi tavsiye eder ve birinci bölümü burada yazının uzamaması adına bırakmak isteriz.

2.Bölümün çalışmaları yapılınca buraya link olarak koyacağız. Daha ne efsaneler ve din adına büyük islam alimi Süleyman Efendiye ne yalanlar nisbet edilmiş hep beraber göreceğiz inşallah.

Efsane kelimesine takılanlar için TDK da kelimenin ne anlama geldiğini de tavsiye ediyoruz. Az çok mensup olduğumuz Süleymanlıların aklından geçenleri tahmin edebiliyoruz. Eleştiriler olursa daha makul yerlerden örnekler verirseniz mutlu oluruz.

suleyman hiilmi tunahan zikir

Süleymanlıların Zikirleri Nelerdir ?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 Yorum

  1. 12 ay önce

    Allah razı olsun hocam